Kitaplar Öyküler Etkinlikler

Kitap , okuma, , çocuk kitapları , romanlar , anılar, edebiyat sohbetleri , sanatçılarla söyleşiler , fotoğraf , edebiyat , çocuk eğitimi üzerine üzerine dokunmak istediğimiz herşey

11 Kasım 2009 Çarşamba

Başarısız Bir Otomatik Yazı Denemesi



Evden çıktım. Artık bahçedeki çıkış kapısına elektronik bir kilit koymuşlar. Anahtarlığa bağlı yuvarlak halkanın yüzünü görünce kapı trink diye açılıyor. Minibüs bekliyorum. Köprüden aşağılara Göztepe taraflarına bakıyorum. Geniş panoramik bir görünüm seriliyor orada aşağılarda. Seviyorum ne kadar değişse, denizini ne kadar kaybetse de. Uzaklarda neredeyse tepelerindeki bulutları kucaklayacakmışçasına yükselen yapılar.

Bir kaç gündür değişik türde yazıp deneysel çalışmalar yapıyorum. Hepsini yayına göndermedim. Aklıma takılan bir yazım ekolü var. Gerçeküstücüler. Varlık yayınları arasında çıkan gerçeküstücülerle ilgili kitabı bir gece öncesi aradım taradım sanki uçmuş. Sonra kendime kızdım. Yeni yazım tarzları deneyeceğine, önce kitaplarını bir düzene koy! Romanlar, hikayeler, ideolojiler, sosyolojiler, sinema, sanatsal öğreti kitapları, şiir kitapları otobiyografiler tarih kitapları hepsi ama hepsi çılgın bir karmaşanın içinde sahibeleri tarafından günün birinde aranınca bulunmamayı bekliyorlar.

Varlık Yayınlar'ının Erdoğan Alkan tarafından hazırlanan diğer iki kitabını da almış olduğumu hatırlattı bu arama tarama operasyonu. Romantizm ve Sembolizm antolojileri. Gerçeküstücülük  antolojisi kayıp.
İlhan Berk hazırlamıştı ve çok keyif alarak okumuştum. Şiirler çoğunluktaydı ama gerçeküstücülüğün doğuş ve gelişimini anlatan çok güzel makaleler de vardı. Kitabı bitirir bitirmez yaptığım ilk iş oturup gerçeküstücülük ekolünden bir yazarmışım gibi o anda aklımdan geçenleri yazmaya başlamıştım.

Tuhaf ya o anda da öyle saçma sapan şeyler düşünüyordum ki hemen başka şeyler düşünmem gerektiğini çünkü yazıya dönüşeceklerini ve söz olsaydılar uçabileceklerini ama yazı oldukları için kalacaklarını hatırlattım kendime. Ondan sonra da zihnim beni kandırmaya çalışıp şundan sonra şunu, ondan sonra da bunu yaz diye sahtekarlığa başlayınca kalemi elimden atmıştım. Yenilmiştim. Evet! Yani aklınız başınızdayken, usunuza hiç ket vurmadan ve düşündüklerinizin kağıda geçeceğini bilmiyormuşçasına nasıl yazacaksınız? Daha doğrusu koşullanmadan nasıl düşüneceksiniz? Bilen varsa söylesin. Bu ancak şöyle olabilir bence. Dijital bir ses kayıt cihazını hep yanında taşırsın ve hep sesli düşünürsün ve alet de hep kayıtta olur ve kayıtta olduğunu da unutmalısın elbette.


Gerçeküstücülüğü doğru mu anımsıyorum diye şimdi, yazıyı yazdığım şu anda bir kontrol yapmam gerek. Kepaze olmak da var. Sağolsun Vikipedya!

Andre Breton' a göre göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yolmuş. Ve bu bütünleşme içinde hayali dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyormuş.*



Moralim bunları okuyunca iyice bozuldu şimdi. Bir kere benim bilinç altım son derece derinlerdedir, belki derin devletten bile daha derindedir. Yani öyle olur olmaz anlarda bilinç üstüne çıkıp da rahatsız etmez. Olsa olsa rüyalarda ya da, ya da ...Buldum. Bir iki şişe şarabı devirdikten sonra bilinç altı ile üstü elbette dans etmeye başlar. Ama sorun yıllardan beridir bir kadeh şarap veya bir şişe bira ile yetiniyor olmam. Biraz daha okuyalım da.

"Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenen Breton için, bilinçdışılık düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği idi."

İşte burada duruyorum. Benim başarısızlığımın nedenini buldum sanırım. Bu otomatik yazım tarzının "dehaya" gereksinmesi var ki , o da bende ne gezer. Bu satırları önceden okumuş olsaydım, bugün bahçe kapısından başlayıp minibüsten inene kadar tüm düşündüklerimi kağıda geçirebilmek için şiirsel düz yazı olarak aklımda tutmaya uğraşmazdım. Neden şiiri işin içine kattığım malumunuz. Gerçeküstücülük çoklukla şiir için geçerli bir yöntem. Şimdi denememe geçebiliriz:

"Evet hava bulutlu, yağdı yağacak ve minibüs de yok ortalarda. Herkesin elinde bir şemsiye ucuzundan Çin malı. Acaba yağmur yağmaya başlayınca örneğin İstanbul'da kaç tane Çin malı şemsiye satılıyor yağmur dinene kadar? Ama bu şemsiyeler kullanıp atmak için. Üç milyona alınan şemsiye bu kadar olur. Hele kuvvetli bir rüzgar çıksın hemen parçalanıp dağılır bu şemsiyeler. Kullanıp atmak için kaynakları harcıyorlar havayı kirletiyorlar. Bu konuda bir blog yazsam?

Havada yağmur kokusu. Yağsın yağsın. Memleket suya hasret. Keşke yazın kaldığım o güzel kasabadan henüz dönmemiş olsam. Yürüyüş yapıyor olsam çam kokularıyla karışık havayı solusam ne iyi olurdu şu anda. Orada yağmur bile bir başka yağar. Ama bir gün bu kent iyice bittiğinde oralarda yaşayacağım. Sahi ya herkes de benim gibi düşünüp tatil yörelerine müthiş bir akın başlarsa ne olacak? Ama insanların işleri çocukları var. Çocuk çocuk o motora kendin bindiğin yetmemiş arkana da başkasını bindirmişsin. Öyle dikkatsiz dönülür mü? Ya araba çarpsaydı. Ne kadar da 4x4 meraklısı varmış ülkemizde. Bu demin yukarı doğru geçen miydi? yok başkaymış. Bunun sürücüsü türbansız. Burası arazi mi kardeşim. Sen millete tepeden bakıp egonu tatmin edeceksin ama çocuklara da çarpacaktın az daha.

Keşke yanıma okunacak bir kitap alsaydım. Camdan dışarı bakarım. Hem şu anda deney yapmıyor muyum? Düşündüklerimi aklımda tutmalıyım. Bu minibüs de iki de bir durup yolcu alıyor. Balık istifi olduk. Şu makineyi çıkarıp düşündüklerimi fısıldasam ne olacak. Kendi kendine konuşanlara ne denir bilmiyor musun sen? Keşke ses alma cihazım fotoğraf makinesi değil de cep telefonu kılıklı olsaydı. Öyle çok insan gördüm ki uzaylılar gibi kulaklıkları takmışlar, cep telefonları da adını aldıkları yerde gizli, konuşuyorlardı. İlk zamanlar olayı algılayamamıştım da komik gelmişti.

Göztepeyi geçiyoruz. Tam şu yonca yaprağını geçiyorken ne düşüdüğünü unutma emi! Fikirtepe'den ta Acıbadem'e kadar uzanan gri evler bulutu ve çatılar yığını. Minibüse binince araba Ankara asfaltına gelince hep sanki şehirlerarası bir yolculuğa çıkmışım gibi hissederim. Neden acaba? O yollarda kazalar da olur. Akşama eve dönemeyebilir insan. Tam şu rampada bir kaza olmuştu. Yerlerde organ parçaları..Kenara çekmişler. Arabadan fırlamayıp içerde kalan kazazedeyi fotoğraflamaya çalışacaktım ama makineyi açana kadar görüntüden çıktılar. Zaten etik olur olmaz kavgasını yapmaktan ...

Ama sonra düşündüm de her yerde fotoğraf çekiliyor. Belki biraz daha dikkatle baksalar fotolara Irak'da örneğin bomba koyanları bile yakalarlar. Cep telefonları da çekiyor fotoğraf. Fotoğraf insanları etkileyen en büyük güç aslında. Körfez harekatlarını hiç tasvip etmedim ama İnternet'te savaş esirlerine o yapılanları gördüğümde nasıl da nefret etmiştim oraya gidenlerden. O anda gerçekten hiç kimsenin o zavallı esirlerin yerinde olmamasını dilemiştim. Ne kadar onurları kırılmıştır. Elleri bağlı cenin şeklinde hemcinsiyle.. nereden geldi bunlar aklına. Telefonla çekilmiştir o resimler. Öyle pahalı bir telefon alıp da hayatımı tehlikeye atamam. Bu da doğru değil. Cep telefonu yok diye bi çocuğu da bıçaklamadılar mı?


Dünyada birinci miymişiz şu cep telefonu satın almada, zaten hep böyle abur cubur şeylerde birinciliği kimseye kaptırmayız. Hep düşünürüm neden 250-300 km hız yapabilecek otomobiller ürettiklerini. Oysa yollardaki hız limitleri belli. Bence kazaya uğrayan önce araba üreticisini mahkemeye vermeli. Ama yavaş giderken de olmaz mı kazalar? Neden süratli arabalar ürettiklerinin Arap Emirleriyle bir ilgisi vardı. Dün internette gezinirken ne okudum da öyle düşündüm hatırlayamıyorum şimdi. Haydarpaşa Numune'ye yaptıkları bu yeni bina eski binalarla uyum içinde, hem çok katlı değil hem de Cumhuriyetin ilk yıllarındaki binaların mimarisi var sanki. Acaba Haydarpaşa Lisesi'ni de yabancılara satacaklar mı?

Şu adam da çocuğuna ne güzel açıklamalar yapıyor. Aferin aferin. Baba dediğin böyle olmalı. Aslında dün yazdığım ekşi çerezler bloğumu gençler için yazdım. Sorular ekleyeceğim. Bir hafta sonra da yanıtları. Hep şikayet ediyoruz ya öneri getirmiyoruz ya da bir şey yapmıyoruz, katkım olsun. Bilinçli gençliğe katkı.. Zaten Vefa Lisesi satılacakmış diye pankartları da gençler taşıyordu AKM nin önündeki protestoda. Babam Vefa Lisesi'ne giderken su kemerlerinin üzerine çıkarmış rahmetli. Eyvah trafik var galiba, yağmur da başladı, neyse ki şemsiyem var. Şimdi bütün memlekette Çin şemsiyeleri. Keşke o şeffaf naylondan olanlardan alsaydım evvelki gün. Pembe şemsiyeli kadın. Ne komik. Bir filmde vardı. Şu yüz kemik yapısı dünyada en güzel kabul edilen sanatçı, bi ara UN de çocuklar için çalışmıştı, hem de kanserdi o zaman. Ne zor!

Galiba ışıklar değil yolu kapayan. Bu dev beton blokları yapmaya izin var ama yollar aynı yollar. Tıkanmış yine. Natülüs'e gidiyor millet. Bir kere sinemasına gittik. koltuklar ne rahatmış falan filan derken ertesi gün belim tutulduydu. Aman aman kalsın. Bir binada dışarıyı görecek pencere yoksa afakanlar basıyor. Süreyya sineması açıldı mı acaba? Şimdi bu saatte postanede de kuyruk varsa yandım. Kısa film festivaline de gidemedim. Olmazsa Karga art'ta filmini kap gel etkinliğine katılırım. Yanımda film falan yok ama getirenlerinkini izleyip eleştirileri dinlerim."

Minibüs yanaştı ve adımımı atar atmaz bir su göletinin içinde buldum kendimi. Sonra da ıslak ayaklarla postaneye koştum. Şiddetli bir rüzgar çıkmıştı yağmur bardaktan boşanırcasına döktürmeye başamıştı. Çin malı şemsiyelerin çoğunun insanların elinde kırıldığına şahit oldum. Deneysel yazım ise gördüğünüz gibi başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü yol boyunca düşündüklerimin çok azını hatırlayıp yazabildim. Sanırım belleğim de bilinçaltım kadar derinlerde saklamaya meraklı.



* tr.wikipedia.org

Bu yazı 11/ 11/ 2007 de MB de yayımlanmıştır.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=75092

Etiketler: , , , ,

0 Yorum:

Yorum Gönder

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

Bu yayına verilen bağlantılar:

Bağlantı Oluştur

<< Ana Sayfa