Kitaplar Öyküler Etkinlikler

Kitap , okuma, , çocuk kitapları , romanlar , anılar, edebiyat sohbetleri , sanatçılarla söyleşiler , fotoğraf , edebiyat , çocuk eğitimi üzerine üzerine dokunmak istediğimiz herşey

9 Haziran 2010 Çarşamba

Sen Gittiğin Zaman

Sevgili Nergiz , sen çiçekleri çok severdin gülleri , goncaları, bahar gözlü papatyaları, leylakları ve doğayı. Bu öğle sonrası, kar çiçekleri ağlıyordu İstanbul'da... 25 Ocak 2010



Momo ve ülkesini işgal eden gri bulutsu adam kötülüğü orada öylece kaldı, kitabın sayfaları arasından sızdığı yaşamlarda... Pazar mıydı pazartesi mi günleri de bilmiyorum artık o acı haber... evet evet pazartesi geldi. Çok sevdiğim EGELİ yazarların hası dediğim NERGİZ SUZAN ŞANLIALP dostumuzu kaybetmiştik. BU DÜNYADAN SEN DE GEÇTİN adlı güzel öykü kitabının yazarı sevgili NERGİZ gitmişti. Nergiz'in kitabını okumalısınız.

Etrafın bembeyaz olduğu doğanın ak gelinliklere büründüğü günde, bir şölen gününde gitmişti Nergiz arkadaşım. O gün yaşadıklarımı sözcüklerle anlatmak zor. Kar sepeliyordu göklerden beyaz erik çiçekerinin sonradan hüzün çiçeklerine dönüştüğü bir elem sağanağı. Sabah yanıt vermemişti sevgili arkadaşımın telefonu. Sonra son aradığımda açıldı ama ses yoktu. Ailesi miydi, konuşamıyordu açan. Sonra bir daha aradım. ama uyuyorsa, ya uyuyorsa, rahatsız etmemeliyim. Bunu yıl başında da yaşamıştım. Yine öyle oldu diyorum aynısı. Sonra galiba 12.30 civarı ben arandım yine ses yok. Anladım o zaman anladım. Dolanıyorum sokalarda bahçede karları çıtırdatarak, botlarımla buluşan kar yığınlarının o ürpertici sesini dinleyerek dolaşıyorum. Yanımda fotoğraf makinesi bir de çılgın gibi fotoğraf çekiyorum, ağlayan kar çiçeklerini çekiyorum, ağlayan gökyüzünü çekiyorum ve beyaz kar çiçeklerinin arasında arıyorum umudu. Tipide bir çıplak ağacın tepesindeki yuvasına tünemiş, canla başla yavrularını korumaya çalışan anne kuşu çekiyorum binlerce kez... Yine bir yanlışlık olmuştur, telefonu çekmiyordur, havadandır, NERGİZ SUZAN iyi olacak, bahara buluşacağız, hem o yeni kitabını bitirmeden gitmez gidemez bir yerlere..İçimin bir yerleri sızlıyor. Evde isteksizce MSN yi açınca bir arkadaşın başınız sağolsun mesajı...



Herkes büyük kayıplar yaşar. İşte NERGİZ SUZAN da benim yaşamımdaki önemli bir insandı, arkadaşımdı, dostumdu, yokluğu yavaş yavaş yüreğimde daha büyük acılara dönüşüyor, vicdan muhasebelerine dönüşüyor keşke şunu da söyleseydimlere, keşke bunu yapsaydımlara, keşke keşke...NARÇİÇEĞİ mahlasıyla yazan NERGİZ SUZAN'ı özlüyorum, akşam söyleşilerimizi, geleceğini, hayallerini, paylaşmalarını özlüyorum,Yıldıııııız neredesin, diye MSN den diğer sevgili arkadaşımız Yıldız'a, kızlaarr neredesiniz diye ikimize yazdığı çağrıları özlüyorum. Sonra" iyiki" ler geliyor usuma, bloglarda bir yazıdan ödünç alınarak. İyiki seni tanıdım sevgili Nergiz diyorum. Yine de gencecik bir insanın, yaşamı doğayı, insanları bu denli seven bir insanın gitmekliği boğazımı tıkıyor, boğuluyorum. Tanıdın da ne yapabildin...Msn'yi her açışımda o küçücük fotoğrafı, Hollanda'daki hüznünün fotoğrafı ile oradan bakıyor bana ki işte o anda yüreğim yarılıyor...


Ben gidince çok üzülürsün biliyorum demişti bir keresinde. Biliyordu ve hastalığının kötüleştiği aşamaları sanki sakladı. Elleriyle dokuduğu şalıma dokunamıyorum kaç gündür.

Nergiz Suzan Şanlıalp benim İnterne'te Milliyet Bloglarda tanıştığım bir arkadaşım, lisedaşım benden sonraki dönemlerden. Lisedaşım olmasından çok hastalığını anlatan tanıtım yazısı ilgimi çekmiş yüreğime dokunmuştu. Gururlu ve onurlu bir yazı üslubu vardı.Sonra o tanıtım yazısını değiştirmek istediğinde , ona yardımcı olmaya çalıştım. İnsanların kendi hastalığına bakıp üzülmeleri onu üzüyor ama bir türlü değiştiremiyordu. İlk yorumlardan birinde bana ne olursunuz yazışalım diye yazmıştı. Başlayış o başlayış. Ondan sonra neredeyse 3 yıla yaklaşan yolculuğumuzda iki kez de buluşmuştuk. İlk buluşmamız İstanbul'a geldiğinde bir pastanede olmuştu. O günün heyecanından fotoğraf makinesini bile evde unutmuşum. Olacak şey mi? Son buluşmamız olanı da yine aynı yerde. Kitabından konuşmuştuk. Yeni kitap yazacaktı, söz verdi bana. Fotoğraflar çektik ama oturduğumuz masanın iğreti konumu beni çok etkilemişti. Sigara içilmeyen en alt katta merdiven başında ayak altında iğreti bir masa, her an kalkıp gidiverecekmişçesine bir iğretilik.. Yaşama bağlıydı ve yeneceğini düşünüyordu. Sonra güzel kızları izin isteyip gittiler. Onu evine kaldığı yere kadar o upuzun caddede yürümüştük bir sonbahar gecesiydi. Ben de tüm kalbimle inanıyordum yeneceğine. Daha ilk yıllarda , ne olacağı belli olmaz ilerde bakarsın hafızamı da kaybedebilirim diye olasılıkları sıralarken hiç inanmak istememiştim. Öyle durumlara düşmemiş olması beni biraz teselli ediyor.



Neler neler konuştuk sayfalara sığmaz , ciltlere de. Yaşamı,doğayı, canlıları, cumhuriyeti, demokrasiyi ve ailesini arkadaşlarını seven hepsine gönlünde ayrı bir yer açan, haksızlıklara katlanamayan, dünyanın tüm acılarını yüreğinde hisseden, kendisi de çocukluğunda baba hasretleri yoksunlukları yaşamış ve unutamamış, ailesini, eşi Ergun Beyi, o zarif güzel kızlarını canı gibi seven sevgili arkadaşımızı dün 26 Ocak 2010 da uğurladık ikindi de İzmir'den ayaz fakat pırıltılı güneşin ışıltılarıyla Eşrefpaşa camisinden, Karabağlar'a.. Ben orada olamadım nedenini biliyor sevgili Nergiz Suzan, ama sevgili arkadaşımız İlyas Bayram Bey, hem kendi adına, hem de bizim için arkadaşımın toprağına güller attı, kırmızı güller. Sevgili Nergiz Suzan şimdi orada uyuyor NARÇİÇEĞİMİZ, bloglarımızın prensesi,hatıralarımda ise hep yaşatacağım, "anı yaşamaklarda" yaşayacaksın yeniden, yeniden ve her zaman ... yazarların en hası. Uğurlar olsun sana Sevgili NERGİZ SUZAN ŞANLIALP sevgili arkadaşım, gittiğine inanamıyorum...



ezgi umut 26 Ocak 2010 Kadıköy



gülleri , goncaları, bahar gözlü papatyaları, leylakları .... doğayı..... sevgili Nergiz Suzan'ın kendi sözcükleridir bir yorumundan...



Sevgili Narçiçeğimize



Çağlayanlar dondu

buz kesti

asılı kaldı sözcükler

orada geçmişin sızılı

sayfalarından

harf harf döküldüler

buzdan zıpkınlar

yüreğime battı

kar çiçekeleri ağlarken

ve Nergiz'imiz giderken sessizce

yıldızlı gecenin bağrına

yavru kuşların kanat sesleri

yankılandı

arkadaşım gittiğinde

dünya dondu

ve karardı...



ezgi umut 2010 Ocak 30

Etiketler: ,

18 Kasım 2009 Çarşamba

Kendinle Barışık Olmak


Bu anlatımı blog arkadaşım, lisedaşım Narçiçeği’ ne* adıyorum sevgi ve umutla, fobisinde ne kadar haklı olduğunu da kabul ederek…

Sahil boyunca asfalt yolda hızlıca yürüyorum. Güneş doğmuş ama bulunduğum koyu U şeklinde çevreleyen yüksek tepeleri henüz aşamamış. Ilık bir serinlik var kasaba yolunda. Saat sabahın yedisini biraz geçmişti yola çıktığımda. Durgun denize ve zeytin ağaçlarına bakarak güzel hayaller kurduğum bir yürüyüş. Kendi kendimi dinlediğim ve duygusal dünyamı renklendirdiğim benim için en anlamlı ve kıymetli anlar bu yürüyüş zamanları. Kiminde anılara dalarım, kiminde yazacağım öykülerle ilgili güzel kurgular yaparım, kiminde de gerçek yaşamda yapmak isteyip de yapamadıklarımın planlamasını. Bilirsiniz işte olasılığı binde bir olan bin bir çeşit hayalinizi canlandırdığınız anlarınız vardır sizin de...

Yoldan minibüsler geçiyor. Ah diyorum kasabalarda bile artık çocuklar okullara minibüsle gidiyorlar. Ben o yaşta çocuğu olan bir veli olsam yürümesini isterdim, istemezdim yok şundan yok bundan… Hayaller düşünceler birbiri ardından akıp giderken iki yol ağzına geliyorum. Denize paralel olarak devam eden yolu seçiyorum. Balıklara bakacağım. Durgun suyun içinde balıkları görmek öyle hoş bir duygu ki. Hele sadece bitki ve biraz da deniz kokan bir havadan soluklanmak… Saplı adanın berisine demirlemiş yelkenleri inik beyaz kuğu gibi tekneye bakıp bir iç geçiriyorum. O gemide ben de olsaydım şarkısı dökülüyor dudaklarımdan. Buralarda yaşarsam bir kayık alırım kesinlikle. Olta takımları da olur. Balığa çıkarız artık. Sörf bile yaparım. Ne güzel!


Bir gün önceki yürüyüşçülerle de günaydınlaşıyoruz. Herkes çoğunlukla yalnız başına ve tempolu yürüyor. Dün karşılaştığım yaşlı amacaya “günaydın” desem mi demesem mi diye düşünürken bu kez de o beni mahçup ediyor. Ardından hızlı hızlı yürüyen komşu sitede oturan iki hanımla selamlaşıyoruz. Yol iyice tenhalaştı. Minibüsler de diğer yoldan gittikleri için çılgın kalabalıklardan iyice uzakta, kendimle başbaşayım artık. Okaliptüs ağaçlarının beyazlaşmış kabuklarına bakarken karşıdan tempolu koşan bir genç kadın beliriyor peşi sıra koşan bir köpekle. Ah ne güzel bir dostluk onlarınkisi. Benim de bir köpeğim olsa keşke, Nuran Ablalarınki gibi uzun tüylü ya da benekli bir av köpeği… Adını ne koyardım. Sonbahar mı? Güz mü? Belki de bir müzik türü. Sema’nın acılar içinde ölen köpekciği geliyor hatırıma. Şapşap. Ölümünden bir gün önce kamerayla çekimini yapabilmiştik. Şapşap olmaz, üzücü... Köpekler 15 yıl kadar yaşarmış. Ya ölürse. Çok üzülüp yalnız kalmak da var. Sersem seni gidi. Bakalım on beş yıl yaşayacak mısın? En iyisi ad bul önce… Hüzün desem. Yok canım! Herkesin içinde Hüzün diye bağıramam ki. En iyisi Umut. Umut diye bağırabilirim en azından...


Tekrar dikkatimi yola veriyorum. O ne. Yanındaki köpeği de kadınla aynı tempoda koşarken sanki beni hedef almış gibi geliyor. “Amma da korkasın kızım!” deyip kendime annelik ediyorum.

“Korkma. Köpeği görünce eğilirsen kaçar”

Köpek yaklaşıyor eğilme filan fayda etmiyor. Öyle eğitimli bir köpek ki sahibesinden başkasını dinlemeye hiç niyeti yok gibi. Sahibesinin de umurunda değiliz anlaşılan. Kalın kocaman bir boynu var. Ve tasması da tırmıklı. Kurt köpeği sanırım. Yanıma yaklaşıyor. Neredeyse bacaklarıma sürtünüyor. Yalvarırcasına gözlerimi diktiğim koşan zarif sahibede hiçbir tepki yok. Yani yollar sadece o koşsun ve köpeği de istediğine yaklaşsın ya da saldırsın diye açılmışçasına umursamaz devam ediyor joggingine.

Köpek etrafımda daireler çiziyor. Kuyruğunu da sallıyor. Sevdim aslında hayvancığı ama bembeyaz dişlerine bakınca yüreğim kalkıyor. Ya bacağıma geçirirse o beyaz dişleri ne olacak? Lime lime etleri sarkan kanlı bir baldır imgesi canlanıyor gözümde. Titriyorum.Sabah yürüyüşüm zehir oldu. Kadın da iyice yaklaştı.Bir şeyler söylesem mi? Dayanamıyorum artık. Köpeğin kuyruğu çarpıyor bacaklarıma.

Sesimden sahibesine yönelik kötü bir anlam çıkarabileceği için köpekten çekinerek dökülüyor titrek sözcüklerim fısıltıyla:

Lütfen köpeğinize sahip olsanız

Hayatımın en büyük dersini veriyor genç kadın:

Kendinizle barışık olun Hanımefendi. Bırakın birazcık sürünsün bacaklarınıza ne olmuş yani. Hayvanların da sevgiye ihtiyacı var.”

Bu sözleri söylüyor ve transit geçiyor yanımdan. Neyse köpeği de peşine takılıyor da kurtuluyorum. Ardından bir iki söz yanıt olarak yetiştirmeye çalışıyorum ama duyurabildiğimi sanmıyorum.

Köpeği çoktan unuttum. Yolun geri kalan kısmında çam ağaçlarının reçineli nefis kokusu ve güneşin ısıttığı kuru otlardan yayılan o tuhaf iç gıcıklayıcı koku beni hayaller dünyasına sürükleyiveriyor yeniden derken birden “Kendimle barışık değil miyim ben?” sorusu çınlıyor kulaklarımda. Evet değilsin ya! Sen küstün tüm dünyaya. Yok canım. Bazen dibe vurmak iyidir. Küs müs değilim. Yani ille de bunu ispatlamak için önüme gelen köpeklere kedilere sevgi gösterisinde mi bulunacaktım. Yok olmadı. Kadının sözcükleri canımı acıtıyor, hayal dünyamı, düşüncelerimi alt üst ediyor.

Neyse ki balıkçı kahvesine az kalmış. Gazetemi alıp köşedeki marketten doğruca kahveye yollanıyorum. Gazetemi okurken arada bir çayımı yudumlarken orada sol taraftaki dağların panoramasını, limandaki sandalları, balıktan dönen balıkçıların tezgâhındaki balıkları seyretmek öyle zevkli ki.

“Ah!” diyorum. “Burası tam da yaşanılacak yer. Her sabah yürüyüş sonra deniz hem de ıssız bir kumsalda ve kitap okumaları ve… ve yaşam işte bu. Hayallerim, aşkım ve ben… Ben artık büyük kentlerden yoruldum. Evet! evet bıktım! Bıktım ya! Yoksa bir yenilgi kaçışımı bu? Neden açıklamıyorsun ki kendine. Sitemin İstanbul’a mı yoksa tüm Türkiye’ye miydi ak bulutların karanlık gölgesinin yüreklere çöktüğü o Temmuz gün batımında? Yoksa evimizi mi özledin? Büyük kente dönmeden, mücadele etmeden buralarda yaşayabilir misin sen? O kadar mı umutsuzsun?”
Karmakarışık duygularda bocalarken kulak tırmalayan keskin havlamalarla düşüncelerimden sıyrılıyorum. Büyük bir toz yumağından geliyor havlamalar, yerde kahvenin dışında.

Balıkçı kahvesinin köpeği “Arap” bizim hayat bilgisi öğretmenliğine soyunan genç kadının köpeğine saldırmış. Öyle bir dövüş tutturmuşlar ki hani bir kitap vardı filmi de yapıldı aynen oradaki gibi öldüresiye dövüşüyordu köpekler.


Koşucu hanımsa saçını başını yolup Arap’ı tutmaları için kahve sahiplerine bağırıyordu hem de ne bağırma.

Güldüm sadece. Kendisiyle barışık olmayan başkaları da varmış diye güldüm… Başka ne yapabilirdim ki. Sevgiyle kalın ve umutla her zaman…

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=66987

Bu blog 8/10/ 2007 de MB de yayımlanmıştır.
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=68371

Etiketler: , , , , ,