Kitaplar Öyküler Etkinlikler

Kitap , okuma, , çocuk kitapları , romanlar , anılar, edebiyat sohbetleri , sanatçılarla söyleşiler , fotoğraf , edebiyat , çocuk eğitimi üzerine üzerine dokunmak istediğimiz herşey

26 Ekim 2009 Pazartesi

Sarı Yazma



“Sarı Yazma(1) bir romandır.” der. Rıfat Ilgaz, bir röportajında, Asım Bezirci’ye. “Tekniği, kompozisyonu, biçimi ve biçemiyle anıyla ilgisi yoktu. Anılar başka, anısal roman başkadır.(2) Mehmet Saydur’a yazmış olduğu mektupta bakınız nasıl dile getirmiş dile getirmiş aynı konuyu:
“…Yanımda olsaydın şöyle bir konu atardım ortaya: “ Değerli meslektaşım derdim. Yaşamın gerçeği ile sanatın gerçeği tıpa tıp çakışır mı?”
Beş on yıl önce bir kitap geçmişti elime. Van Gogh’un yaşamını, sanatını anlatıyordu. Kitapta resmini yaptığı yerlerin fotoğrafları da vardı, hemen çalıştığı günlerde çekilmiş...Evler ağaçlar hemen hemen resimlerindekiler gibi...Gelgelelim hiçbiri yerlerinde değil. Ressam kompozisyon gereği nereye uygun görmüşse oraya yerleştirmiş “obje”leri... Benim sanatçı olduğuma inanırsan, ressamın gözle görüleni bile değiştirmedeki özgürlüğü düşsel bir saptamaya dayanan romancıya da tanıyacaksın demektir.”(3)
“Sarı Yazma Rıfat Ilgaz’ın ‘Bir gürültü, bir tedirginlik kaynağı olduğunu anladığı evinden kaçarak tek işlevi yazarlığını sürdürebilmek için ‘doğduğum eşsiz benzersiz memleket sözcükleriyle nitelediği Cide’ye gidişiyle başlıyor. On iki yaşındayken ayrıldığı ama hiçbir zaman unutamadığı Cide’ye dönüş, çocukluk yıllarını geçirdiği bu kıyı kasabası geçmişe götürüyor Ilgaz’ı. Kurtuluş Savaşı dönemine rastlayan çocukluk yılları, ülkücü bir öğretmenin karşılaştığı güçlükler, koşulların zorladığı yetmezmiş gibi bir de yaşamak, veremle savaşım, 1940’ların baskıcı günleri...(2)
İlk alışverişimi yaptığım dükkanın yıllardır kapalı duran kepenklerine bir göz atıyorum. Sanki şu kapıyla birlikte kepenkler de açılırsa içerden, çocukluğum elindeki şeker külahlarıyla yeniden çıkacakmış geliyor bana. Az ileride solda babamın dairesi...Merdivenleri dura dura çıkarken burnumun direğini kıran nemli kokuyu yeniden alıyor gibi oluyorum. Yolun iki yanında caneriklerini yolduğum , olmadan elmalarını kopardığım ağaçlar... Belki çocukluğumun ağaçları değil de onların fışkınlarından uzayan yeni gövdeler, yeni dallar, yeni yapraklar... Yolda birden dirsek verdiren demir korkuluklu köprüden kıvrılıp yolumuzu sürdürüyoruz. En güzel uçurtmaları yapan Rum çocuklarının evlerinin önünden geçiyoruz. Uçurtmamı boyattığım Sotiri, kimbilir nerelerde geçim derdinde?Oysa babasının kunduracı tezgahı bugün bile torunlarıyla onun da torunlarını doyurabilirdi rahatça...Çırağının da çırağı Fethi Usta bugün ustasının eline su dökebilecek durumda mıdır acaba?(1)
Çernişevski sanatın temel görevlerini belirlerken şunun da altını çizmişti der Pospelov Edebiyat Bilimi’nde.(4) Sanatın yeniden yaratma dışında bir anlamı daha vardır ki o da , yaşamı açıklamaktır. Rıfat Ilgaz geçmişin panaromasını çizip öylece bırakmıyor, yaşamı açıklıyor, bir adım daha atıp sorunu saptıyor, üzerinde kafa yoruyor, çözümler üretiyor.(5)
Ah bu halkları, çocukları, büyükleri düşman edip birbirlerinden koparanlar. Eğer İngiliz bezirgânları denizaşırı alışverişlerin kazançlarıyla öylesine beslenip büyümeseydiler, Yunanlıları kimler saldırtacaktı üzerimize? Ermenileri de Rumları da hükümet kurmaları için kışkırtmasalardı, halklarımızı birbirine nasıl kırdıracaklardı, Karadeniz kıyılarında, Doğu kentlerinde.(1)
Osmanlının parçalandığı, savaşlarda yenildiği, başarısız politikalarla insanların birbirine düşman edildiği, çetelerin, kundakçıların dehşet saçtığı, erkeklerin daha kışlaya ulaşıp asker olamadan yollarda telef olduğu, ekmeğin, tuzun, soğuklarda giyilecek paltonun, çarığın bile olmadığı yoksulların iyice perişan dolaştığı acılı karanlık dönemlerdir. Annesinin idareliliği, iki yumurtayı çok arzulamasına rağmen bir öğünde asla birlikte yiyemeyişi, kendi ayakkabılarından utandığı için arkadaşları gibi çarık giymeye çalışması o yıllarda farkında olmadan kazandığı sınıf ve insanlık bilincinin göstergeleridir.
Kocaları, Yemenlerde Trabluslarda, Balkanlarda savaşa duran Cideli kadınların dramını da işlemiştir Sarıyazma’da. Çocukluk günleriden beri zihnine kaydetmiş olduğu anılardan, görüntülerden yola çıkarak sorunları saptamakla kalmaz günümüze yönelik çözümler getirmekten de kendini alamaz.(5)
Kurtuluş savaşı yıllarında köylerden tek bir erkek inemezmiş pazara. Neden bilir misiniz? Çünkü askere gitmek için yollara dökülürmüş köylerin erkekleri. Asker kaçakları için çarşı içinde kurulan dar ağaçları canlanıyor gözümüzde. Çeteler, eşkiyalar dağlarda. Babası yaşlı bir kolcusunu gönderir Samsun’dan Terme’ye aldırmak için Rıfat’ı. Kır atının üstünde yaylının önünde giden kolcu tedirgindir:
Atını sürüp geri dönüyor, bir süre arabanın yanında yol aldıktan sonra hızlanıp uzaklarda kayboluyordu. Arabacı onun gibi ölçülü değildir konuşmada. Anlattığına göre hemen her gün bu Terme yolunda Rum eşkiyalar yol keserler, dağa adam kaldırırlardı. Daha dün bir bakkalı soymuşlardı Çarşamba’dan dönerken. Pontusçulardı bunlar. Sarı Yani diye bir eşkıya vardı ki haraç almadığı köylü, kundaklamadığı ev kalmamıştı buralarda.
Üçpınar yaylasında Karakuş kayalıklarında barınırdı. Kimse yanaşamazdı onun çetelerine. Attığını gözünden nallardı bu çeteler. Termeye girerken bir mitralyöz bölüğünün düzlükte tüfek çattığını görmüştük. Arabacı atlarının dizginlerini çekip uzun uzun bakmıştı da:
“Vah zavallılar!” demişti. “Biz seferberlikte işte bunlar gibiydik. Ne üstümüzde vardı. Ne başımızda.”
Ayaklarına çapulalar çekmişti askerler. Dizlerine doğru dolak sarılıydı. Pantalonların arkaları da dizleri de parça parçaydı. Salıverdikleri katırlar sırtlarındaki kızaklı tüfekleri farkında değillermiş gibi otluyorlardı.Cephede işleri bitince “eşkıya takibi”için görev almış olacaklardı bu kesimde.Ertesi gün Hükümet’in önünde iki Rum eşkiyanın uzatıldığını görünce savaştan dönen askerin ne demek olduğunu anlamıştım.Çapraz bağlanmış fişeklikleri hâlâ üzerlerindeydi.Bellerinden sarkan el bombalarını kullanmaya vakit bile bulamamışlardı. Nasıl bir baskına uğramışlardı ki laz başlıkları bile çözülmemişti başlarında. Cepkenleri, zıpkalarıyla yelekleri yeni dikilmiş gibi pırıl pırıldı.Yumuşak çamurlu çizmeleri boğum boğumdu.
Rıfat arkadaşlarından öğreniyor bu dağlarda onlardan daha yüzlercesi olduğunu.
Her gün bir eşkiya olayı ile karşılaşıyor, Terme yaylalarında dolaşan, Ünye, Fatsa üzerinden Karağuş’a geçen Çarşambadan vurup Ladik’e Erbbaa’ya atlayan kimi Rum, kimi Çerkes, kimi Gürcü, türlü eşkiyaların serüvenleriyle kulaklarımız doluyordu.
Köyleri bastıkları bir şey değil kundaklayıp kaçıyorlardı. Neydi zorları hiç kimse bir şey bilmiyordu.(1)
Rıfat Ilgaz sebep sonuç ilişkileri içinde değerlendirmeye çalışıyor bellek birikimlerini. Cide’de Rum komşuları vardı. Annesi onlara da konuk olurdu. Kimisi şal dokuyan, kimisi dikiş diken kimisi de yün ören Rum komşular. Çocuklarının boyanmış, güzel uçurtmaları olan Rum komşular.
Rum olmak Türk köylerini yakmak için gerekli bir neden olabilir miydi?(1)
Rum çetecilerin varsıl görünüşleriyle mitralyöz bölüğünün fukara görüntülerini belleğinden silemeyen Ilgaz için bu olayın, dünyaya dar görüşlü bir pencereden değil tüm insanları kapsayan evrensel bir açıdan bakma karalılığına katkıları olduğu muhakkak.
Nasıl da insanları birbirine düşman etmeyi başarıyorlardı büyük kentlerdeki politika adamları? Nasıl bu memlekette oturan yabancılar el ulaklarıyla bizi birbirimizden soğutup, çıkarlarını sürdürmesini başarıyorlardı?(1)
Bolluk memleketi, oralıların deyişiyle insandan gayrı her şeyin yetiştiği, sıtmadan yaşlılarının benzinin soluk, çocuklarının karınlarının şiş olduğu Terme’ye sürgün edilirler. Okulda kendisini ezmeye çalışan varsıl ağanın oğlunun davranışları da bilinç düzeyinin gelişmesine katkısı olur.
Daha sonra öğretmen olarak çalışmaya başladığı dönemleri, hastalığı nedeniyle yaşadığı ya da gözlemlediği olayları kurgulamıştır.
Günümüzde değişen tek şey artık çetecilerin pahalı ve şık takım elbiselerle dolaştıkları. Okumanızı öneririm bu kitabı ve elinizden geldiğince gençlere de okutmaya çaba göstermenizi. Sadece Rıfat Ilgaz’ın yaşamı olarak değil bir devrin arka planında gelişen olayları göstermesi bakımından da son derece önemli bir eser. Tarihi yorum bilgisi olarak didikleyip yaşanmışları inkar edip yeni tarihler yazmaya çalışanlara söyleyecek pek çok söz edineceksiniz Sarı Yazma’dan. Özellikle Karadeniz Bölgesi insanının toplumsal yapısındaki önemli bağlantıları bir sosyologdan bile daha ayrıntılı olarak yakalayarak; Richard Hoggard’ın öngörürsüne uygun olarak (6), “Aydınlatıcı momentlerin önemli bağlantılarını bir sosyolog mükemmelliğinde değerlendirip ortaya koyan” değerli yazar ve şair Rıfat Ilgaz’ın Sarı Yazma’sını en az “Hababam Sınıfı” kadar seveceksiniz sanırım. Romanın adı olan Sarı Yazma, Karadeniz’in çalışkan kadınları için yazarın bir saygı duruşu..(7) Kitapta özellikle dikkatimi çeken sözcüklerin güzel kullanımı ve arı diliydi. Değerli edebiyatçımız Rıfat Ilgaz geçmişte kalan sözcükleri de yerli yerinde ve zamanı için kullanarak bu sözcüklerin kültürünün gelecek nesillere iletilmesinde önemli bir görevi de üstlenmiştir. ezgi umut
KAYNAKLAR
(1) Ilgaz Rıfat Sarı Yazma Çınar Yayınları 2005
(2) Bezirci Asım, Rıfat Ilgaz Çınar Yayınları, 4. basım, İstanbul, Temmuz 1997
(3) Saydur Mehmet Rıfat Ilgaz’lı Yıllar, Çınar Yayınları, İstanbul, Nisan 2006
(4) Pospelov g. n. Edebiyat Bilimi çev Yılmaz Onay Evrensel Basım Yay.İstanbul, Kasım 1995
(5) Hatice Emel Dinseven “Rıfat Ilgaz’ın Romanından Anadolu Panoramasına”, Ankara Ün KMYO Rıfat Ilgaz Sempozyumu, Kastamonu, 2006
(6) Göbenli Mediha, Direnmenin Estetiği’ne Güven, Donkişot Güncel Yayınlar, İstanbul, Kasım 2005
(7) http://cinaryayincilik.com.tr/cinar/index.php?option=com_hotproperty&task=view&id=126&Itemid=3



http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=51328


10/ 7 /2007 de Sarı Yazma adıyla MB de yayımlandı:





http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=51328

Etiketler: , , , , , ,

Varsın Duvarda Asılı Kalsın Bağlaman


Varsın duvarda asılı kalsın bağlaman beklesin mızrabını. (1)’

Artık telleri paslanmış bağlamalar inecek duvardan Sevgili Rıfat Ilgaz, duvardan inecek bağlamalar, mizrabını bulacak her biri ve genç parmaklar çalacak en güzel türküleri.

Kasnağından fırlayan kayışa
Kaptırdın mı kolunu Alişim!”(
1)’

diye seslendiğin Cide gençlerinin bestelediği mısraların martı olup havalanacak dudaklardan, ezgileri doldurup taşacak odalarını

Martıların düşürdüğü tohumdan
Filizlendiğine inandığım kasabamız
Yosun kokardı evleri
Çarşıları midye kokardı
(1)*

diye betimlediğin o şirin kasaba Cide’de anacığından aktardığına göre “derin karda” doğan minik bebek Mehmet Rıfat’ın dünyaya gözlerini açtığı ev, RIFAT ILGAZ Kültür ve Sanat Evi olarak ışıklarını saçacak, Cide kıyılarından havalanan kültür dalgasının aydınlığı yayılacak yurdumuzun dört bir yanına.

Açılışı 12. Cide Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Festivali sırasında yapılacak olan, Rıfat Ilgaz Kültür ve Sanat Evi’nde Rıfat Ilgaz’ın bugüne kadar yayınlanmış kitapları, fotoğrafları ve özel eşyaları sergilenecek.
Ve mutlu Cide gençleri ve çocukları düşlerinde ve yaşamlarında en güzel Cide öykülerini yazacaklar yeniden.
Yeni asrın büyük yazarları filizlenecek, denizin yosun kokusunu soluyarak odalarında büyüyecek.
Hani Sarıyazma romanında:

“...Cide, doğduğum eşsiz, benzersiz memleket… Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!.. Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide’nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümü ile dirilir, yaşama gücümü tazelerdim...”

(2) diyorsun ya Sevgili Rıfat Ilgaz, evet gerçekten ne iyi olmuş da Cide’de başlamışsın yaşama. Dünyamızdan ayrılışından bak tam 14 yıl sonra bile hâlâ Cide’yi düşünüp, Cide’nin gelişimine katkı sağlıyorsun.

Ne mutlu Cide halkına ki büyük yazarlığının yanı sıra değerli ozanımız Rıfat Ilgaz yapıtlarıyla olduğu kadar Cide’nin bağrında veren sürgünleriyle de ebediyen yaşayacak ve yaşatacak.
Ne mutlu Cide’ye ki Aydın Ilgaz gibi vefalı bir oğula, Necdet Demir gibi çalışkan, vefalı ve modern Belediye Başkanına ve ADD gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün Kültür mirasını korumaya özen gösterirken Rıfat Ilgaz’a da sahip çıkan bir derneğin üyeleri anneler, annelerimiz var.


Ne mutlu bizlere ki Rıfat Ilgaz gibi büyük bir ozanımız var şiirlerini okuduğumuz belki de adını bir zamanlar bilemeden ve yazarımız var romanlarına doyamadığımız ve en çok Hababam Sınıfı adlı yapıtlarıyla tanıdığımız.

Ama çocuklar bizden daha da mutlu olmalı aşağıdaki “Okutma Üzerine” adlı şiirin ilk dörtlüğünü duyduklarında:
SINIF’ın ozanıyım mimli,
Hababam SINIFI’nın yazarıyım ünlü,
Kim ne derse desin,
Çocuklar için yazdım hep,


Hep çocuklar için yazan Sevgili Rıfat Ilgaz, edebiyat yaşantısına da çocuk denecek yaşta Kastamonu Nazikter Gazetesi 'nde yayınlanan "Sevgilimin Mezarında" şiiriyle başlamış. Bu şiiri yazdığında henüz on beş yaşında olan şair, o dönemlerde Mehmet Rıfat imzasını atıyormuş.(3)

Sonraları Stepne takma adını kullanmış bir ara yazılarında. Stepne’nin ilginç öyküsünü de sanırım okumuşsunuzdur blog sayfalarımdan.
Rıfat Ilgaz’ın “Sevgilimin Mezarında” adlı ilk şiirinin son dörtlüğünü ile veda ediyorum sevgili dostlarıma :
Her gece uğraştığım hayal senindir ey kız!
Kalbimde parlamadı başka aşk, başka yıldız.
Söyle mezarcığın da kalbim kadar mı ıssız!
Ölüm kadar mı basit!..Mâbed kadar mı sessiz!
(1)

Evet! Sevgili Rıfat Ilgaz! Kültür Evimiz Kutlu olsun. Dostlar Unutmayın. Temmuz'da açılış var Cide'de.
Bellek tazelemek için :
“Festivale Giderken Cide Yollarında”
http://blog.milliyet.com.tr/Proje/Gusta/GustaBlog.aspx?BlogNo=2030
Cide Yollarında II (Rıfat Ilgaz’la)
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=27564
Kuşadası Derici Mustafa Gürbüz Anadolu Lisesi Öğrencilerinden Hababam Sınıfı http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=37040
DOSTLUKLA ESEN KALIN.
(1)’ “Alişim” Rıfat Ilgaz, Bütün Şiirleri 1927-1991 Çınar Yayınları
(1)* “Kasabamız” Rıfat Ilgaz, Bütün Şiirleri 1927-1991 Çınar Yayınları
(2) Rıfat Ilgaz, SARIYAZMA Çınar Yayınları
(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C4%B1fat_Ilgaz


Bu blog 7/ 6 / 2007 tarihinde "Her Gece Uğraştığım Hayal senindir Ey Kız! " başlığıyla MB'de yayımlanmıştır.


Etiketler: , , , , , , ,

23 Ekim 2009 Cuma

CİDE YOLLARINDA


Cide Kastamonu'nun bir ilçesidir. Karadeniz bölgesinin bu bölümüne yaptığım ilk yolculuk olmamasına karşın, doğa ananın değişen görünümleri beni adeta büyüledi.
Öncelikle gece altın bir tepsi kadar sarı ve görkemli ay, gülen yüzüyle sobe dedikten sonra bulutların ardına gizlenerek müthiş ışık oyunları sergiledi. Ay bulutların ardına saklandığında beliren sarı sönük bir yıldız Rıfat Ilgaz'ın öyküsündeki hoş mizahı hatırlatıp beni güldürdü biraz da düşündürdü. Kendisini tepedeki köyüne götürmek isteyen mühendis Necat'a öğretmenin " Neresi orası gökyüzünde mi sizin köy?" diye sorması gelmişti hatırıma.

Gün doğumuna yakın bulutların büründüğü morun ve pembenin tonları ile gözlerimiz bayram etti. Yol yavaş yavaş kıvrılıp dağlarda yükselip alçalmaya başlayınca anladım Karadeniz insanının büyük kentlere geldiği zamanki doğa hasretini, yeşil hasretini. Belki de onların bu hasreti olmasa, İstanbul gibi büyük kentlerimiz tamamen beton yığınına dönüşecekti. Belki de İstanbul'daki evimin camının ardında uzanan sonsuz beton denizinin sıkıntılı görünümünü yok eden hep bu doğa hasretiydi, aralardan bir yerlerden fışkırıp gözümüzü gönlümüzü ferahlatan kavak ağaçları, gümüş yaprakları parıltılar saçan iğdeler, gelin gibi nazlı salınan salkım söğütler.
Bunları düşünürken otobüsün sürünecekmişçesine yakınından geçtiği ağaçların ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Meşeyi tanırım da örneğin gürgeni bilmem. Çam ağacı deriz ya. Bin bir çeşidi var. Bu güne kadar şehirde yaşayıp da ağaçların, çiçeklerin ve kuşların adlarını doğru dürüst bilen kimseye rastlamadım. İnsan dışındaki canlılara verilen adlardan neden haberimiz yok diye düşünürken yoğun ormanlık bir bölgeye girmiştik. Artık burada ev filan olmaz, hem ağaçlar sık hem arazi dik diye düşünürken güzel geniş evler gördüm kuytularda, hem de demir parmaklıksız. Bu evin sahibi çok özel biri diye düşünürken, yüz metre sonra başka bir ev. Biz şehirde tıkış tıkış yaşamaya alışmışız ya, çoğu evlerin arka odaları diğer apartmanın camından başka bir şey görmez ya, bu evlerin konumlanışı beni nasıl rahatlattı anlatamam.

Derken aralarda denizin o güzelim mavisi beni ağaçlardan sulara doğru çekti. Virajlı yolda yükseliyorduk ve bir yanımızda yemyeşil dağların görkemli dorukları diğer yanımızda ise aşağıda sonsuzmuş gibi uzanan masmavi deniz ve ufukta hayrettir ama alt yüzleri denize paralel ve dümdüz bulut kümeleri. Bulutların göğe dönük yüzleri değişik motifle bezeli dantelleri andırıyor. Böyle güzel şekilli bembeyaz bulutları seyretmeyeli öyle çok olmuştu ki. Dikkat ederim. Şehrin üstünde dolanan bulutlar asla bembeyaz görünmezler. Toz zerreciklerini ve şehirden fışkıran kirli gazları içlerinde taşıyan bulutlar elbette süt beyazı olamaz.

İyice tepeye ulaştığımızda başımı geriye doğru çevirince sahilde birbiri ardında uzanan girintili çıkıntılı burunların gerilere doğru gittikçe silikleşen görüntüsüne hayran oldum. İşte o anda lise yıllarında gazeteden kesip bir kartona yapıştırarak korumaya aldığım bir siyah beyaz fotoğraf geldi hatırıma. Yugoslavya'nın bin parça edilmesinden çok ama çok önceki günlerdeydi. Adriyatik sahili diyordu fotoğrafta. O siyah beyaz fotoğrafı hayalimde renklendirmiştim. Dağlar yemyeşil deniz masmavi. Bir gün o kıyıları görebileceğimi hayal edip durmuştum uzun yıllar boyu.
İşte o kartın renklenmişi bir asır sonra karşımda duruyordu. İçimi öyle bir sevinç sardı ki anlatması zor. Biraz buruk bir sevinçti ya olsun. Yoldan binip de kemanesi ile şarkılar çalan bir Karadenizli dost mutluluğumuza mutluluk kattı. Cide'ye girerken havadaki bulutlar bile umurumda değildi artık. Zaten beş dakika sonra bulutların hepsi dağıldı.

Gülen bir yüzle karşılamıştı 11. Cide Rıfat Ilgaz Sarı Yazma festivali bizi.

http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=2030

Etiketler: , , , , , , , , ,